my kitchen is andes

Pazar, Mayıs 11th, 2008

- ne düşünüyorsun tatlım?
- içinde pembe sıvı (şalgam suyu/zehir/nuri alço iksiri) olan yüzüğümü kaybettim, üzülüyorum, sonra aklıma gandhi geliyor, sandaletin sol tekini de pencereden dışarı fırlatma vaktidir, filanımsı şeyler düşünüyorum.
- ne nedir tatlım?
- sabah gözüm bi kere açıldı mı tekrar uyuyamıyorum, yaşlılık işte bence budur.
- ne diyorsun tatlım?
- kendime diyorum ki bu bunlar bu yüzüğü kaybedince üzülmeler filan bunlar hep sahiplenme gibi ilkel güdülerin içimize ektiği nifak tohumları, esiriniz olmıycam diye hırslanıyorum, kapitalizme saydırıyorum azcık, devrim yapmaya karar veriyorum.
- ne ne ne yapıyorsun tatlım?!
- koş koş, mutfakta devrim var bey! tüm devrimci duygularımla yıkıyorum dünden kalan bulaşıkları!
- hığ tatlım!!?
- el pueblo! unido! jamas sera vencido!!!
el pueblo! unido!! hamas sera vencido!!
la laaa la laaa lalal lalal la laaa!

.

third revelation

Pazartesi, Mayıs 5th, 2008

flaş flaş flaş! cennet’ten o kadar çok bahsettik ki cehennem’e söz hakkı doğdu! kendi zebanilerimiz tarafından kaçırıldık, şimdi yeraltından notlar haber ajansına bağlanıyoruz:

ünlü medyum hasret altınhis’in iki hafta önce baktığı kahve falına göre bir aya kadar kocaman bi kuş gelicek. kuş böyle bizim ev kadar, üstümüze oturcak, ölcez. öyle kallavi bi kısmet.. ama bir terslik.. ööhmm.. araya cennet’ten karışan bu asılsız haber için tüm izleyicilerimizden özür dileriz.

* * *

neyimden utanayım ki, neyimden utanıcam, sizin gizli saklı ağzınıza geleni söyledikleriniz çok mu bi b*kum ha, ay b*k dedim, tek yıldız koymam da ayıp oldu, çünkü sizinkiler beş yıldızı gerçekten hak ediyor: b*****k

* * *

oh dear, biz sizi arkanızdan bıçaklamayı çok iyi biliriz de, kendimize kıydığımız kadar kıyamıyoruz size. (bkz: aşk dolu sözler, sevgi dolu sözler, özlem dolu sözler) ama çok sürmeyecek, mükemmel bir cinayet planlıyoruz, there will be blood! drrraaaainaage, drraaaiinaaage eli! i - drink - your - milkshake! i drink it up! where is your lord eli?!! bizi siz çıldırttınız, bizi siz çıldırttınız, bizi siz çıldırttınız!

* * *

bana çiçekli basmalar alabil diye köyümüzden uzak bir şehirde çalışmana razı olamam nazlı yar. sen gittiğinde gocunmadan çalışırım tarlada, tırnağım kırıldı diye sızlanmam hiç ve sırf teknolojiye olan hürmetimden en gelişmiş tarım makinelerini alırım. fakat o makineler ki ağaçları kökünden kesince bu toprakların ağzına *çılır sevdiğim, küfürlü kelimelerin ortasından yıldızlar saçılır. bana çiçekli basmalar alabil diye gitmene razı olamam yiğidim, sabahları kalkınca senin gömleğini giysem yeter. kim demiş teknoloji iyi bir şeydir diye, bu teknoloji yüzünden oluyor zaten ne oluyorsa. teknoloji olmasaydı mesafe diye bir şeyin varlığını bu kadar hissediyor olmazdık, kim uydurmuş dünya küçüldü yalanını, küçüldü de bize mi küçüldü, al işte çapı aynı, hala büsbüyük, içinde kayboluyorum, tam bir nokta kadarım, doğru çizicem diye helak oldum, köprü yaptım, yol yaptım, asfalt döktüm, sürekli bad command or file name, kodlar hatalı, düzenekler hatalı, normal şartlar altında hiçbir şey doğru düzgün işlemiyor, beni siz sayısallaştırdınız, beni siz mekanikleştirdiniz! [gucurt]

* * *

2046 no’lu odada kendi kendine konuşarak çıldıran kadın. o benim. yani keşke ben olsaydım, aynı o kadının babası gibi babam beni sana vermeyeydi de ondan çıldırsaydım hahaha, ama yok ben başka türlü çıldırdım. alo? evet buyrun ben 2046 no’lu odada kendi kendine konuşarak çıldıran kadın. efendim? yok beyfendi ben sizi ne arıycam, beni siz çaldırttınız!

* * *

- alo buyrun, dilbert cinayet işleri bürosu.. yok hanımefendi biz cinayet çözmüyoruz, bizzat işliyoruz.. üstelik cinayetlerimiz baldan tatlı, lobutla kafa pekmezi akıtılır. gene de bir gün ihtiyacınız olursa arayın, sonuçta bizi siz cilbırttınız.

* * *

- ne bu acele yaa, paldır küldür, yavaş olsana..
- lütfen kapayınız o güzel çenenizi, bizi siz paldırttınız!!!

* * *

- kızım mildret, şu odanı topla biraz, senin gibi bir genç kıza yakışıyor mu hiç?
- ne genç kızı sevgili anneciğim, ne genç kızı?!! beni siz mildırttınız!! ahahahha ahahahha ahahahahohoho…off.

* * *

haber bültenimizi genel yayın müdürümüzün favori parçasıyla sonlandırıyoruz, esen kalın.

.

distances vi)

Perşembe, Mayıs 1st, 2008

.

iki ihtimal

Pazar, Nisan 27th, 2008

ya: her şeyi en ince ayrıntısıyla, en derin, en görünmezine kadar biliyorum. [keskin sezgiler company]

ya da: saçma sapan, hiç kafa yorulmayacak şeylerle kendimi yorarak, böyle sanki siyah ekran üstünde akıp giden yüzlerce yeşil kod görür gibi, ordan burdan bulduğum manasız parçaları birleştirerek, feci yanılgılara düşüyorum. [game theory]

sonuç: hangi durum geçerli olursa olsun, hiçbir şey yapmıyorum. [çokomel kağıdının tersinden kesilen yıldızlı beş pekiyi]

sonuç: son uç. atlamak için son şans, bir-ki-üç diyince atlıyoruz haydi hop! [atlamayanları arkadan ittirme garantisi]

bağır: bağırıyorum! anne ben john nash oldum! [julius robert oppenheimer gibi kahırlara boğan bir mutsuzluğun mucidi olmak korkusu, lütfen tüm bunlar oyun olmasın, olmasın, olmasın]

bağır: bağrım n’inci dereceden yanık, bilinmeyenim çoktur, hangisine yanayım.

efendim: alo? aloğ? [konuşmıycaksan niye arıyon ahaha]

efendim: efendim benim efendim, benim bu derdime derman efendim.

hellö kardinal: give me another shot, kim derdi ki dibini bir pazar akşamı göreceğim. neyse ki pazartesi sendromunu terk edeli çok oldu, kendime başka sendromlar edindim: salı, çarşamba, perşembe, cuma, cumartesi, pazar. pazartesi dünyada en güzel sen ertesiyorsun, sabrının sırrını bana da öğret. [bir şeyin ertesi olmak için beklemek]

hellö kardinal: öksürük şurubu kadar tatlı olmak zorunda değilsin. [keşke olma diyince oluverse tüm olmamaklar]

ben uyuyunca: odamın ışığı kendini kapatır.

odamın ışığı kendini kapatır: ben uyuyunca.

.

all embedded

Salı, Nisan 22nd, 2008

- aaa ödül mü vercekler sana, ne o?
- ya işte kaydoldum, sevenlerim oy vericek belki.
kısık gözleriyle yüzünü duvara dönüp, elleriyle hayali bir düzlem çizerek:
- şuraya bi ödül dolabı yaptırırız.

* * *

umut’un geçen sene bize aldığı iki küçük saksı çiçek, isimlerini ben koydum: benimki timur, özlem’inki tijen. tijen’in çiçeği çoktu, o daha çok kadına benziyor, narin. benim timur ise turgoruna kuvvet bir delikanlı. iki çiçeğin de bakımından özlem sorumlu çünkü benim bitki fobim var. fobi derken, öyle değil. ya ölürse diye korkumdan. zamanında bir filmden heves edip aldığım bir saksı beyaz sıklameni -karlı bir akşamda kolumun altında kızılay’dan yüzüncü yıl’a kadar taşıyıp- iyelik eklerinden bağımsız seveyim derken, susuzluktan mı yoksa çok sudan mı öldürdüm hiç bilemedim. iyi ki özlem var, o bitkilere aşık, her ikisine de eşit miktarda su, sevgi, ilgi, alaka derken derken, tijen’in çiçekleri azalmaya başladı, timur’un çiçekleri hepten yok oldu, tijen kurumaya başladı, timur direniyor, koçum! sap gibisin ama yaşıyosun, hahaha! tijen’in ölümüyle özlem timur’un bakımını da umursamamaya başladı. timur kendisiyle ilgilenilmedikçe bir güzelleşti, bir yeşilleşti! işte o an, timur’la benzeştiğimizi düşündüm, arsız bi çiçek, kendisiyle ilgilenilmeyince iyileşiyor. özlem bunu fark edince, timur’u fazla ilgiden öldürme planları yapmaya başladı, kendi tijen’i öldü ya, kıskanç! fazla fazla su, haddinden fazla çiçek coşturan, toprak değiştirmeler, öpme diyorum öpüyor bi de! bu kadar ilgiye kim dayanabilirdi ki, timur’u geçen hafta kaybettik.

ama güzel bir şey oldu, özlem tijen’in saksısına kocaman bi avakado çekirdeği gömmüştü. bunu yaparken onu görmenizi isterdim: kürdanla dişini karıştıran göbekli amca lakayıtlığını, yeraltı laboratuvarında kendi kendine çılgın deneyler yapan bilim adamı pozlarıyla birleştirebilen yegane insandır kendisi. dün akşam bi baktık, avakado upuzun bi filiz vermiş! özlem çok mutlu oldu, bense fırat’ın aramızda belirip “ben sevmiyorum ki öyle çiçeği *tüme benzemiş..” dediğini hayal ettim.

.